Dumanın Sessiz İmzası
Kunter geceyi severdi. Sessizliğini, kusurları
örten siyahlığını, günün hırçın sesinin yavaş yavaş çekilişini…
Ama gecenin kokusundan nefret ederdi. Şehir karardığında sokaklar devasa bir
kül tablasına dönerdi.
Işıklı tabelaların altında, bar kapılarının önünde, balkonların yalnızlığında
insanlar ellerinde küçük birer yangın taşırdı.
Kunter’e göre bu, insanın kendine açtığı en
sinsi, en sessiz savaştı.
Dışarıdan bakanlar onu narin sanırdı. İnce bilekleri, dalgın bakışları, yumuşak
sesiyle bu sert dünyanın içinde her an kırılacak bir cam gibi dururdu.
Oysa kimse kalabalığın içinde nasıl boğulduğunu bilmezdi. Kunter sigara içmezdi
ama herkesin zehrini kendi ciğerine çekerdi.
Bazı geceler bu görünmez kuşatma dayanılmaz bir işkenceye dönüşürdü.
“Bu mereti kim icat ettiyse,” diye
mırıldanırdı kendi kendine, “insanlığın sabrını sınamak için yapmış olmalı.”
Çocukluğu annesinin mutfağında başlar. Loş,
sararmış ışık. İki parmak arasında tüten ince beyaz çubuk.
Duman kadının yüzünü yarı görünür, yarı kayıp bir hâle getirirdi.
Kunter her nefeste annesinin biraz daha silindiğini, o gri bulutun içinde yavaş
yavaş yok olduğunu sanırdı.
Perdeler, koltuklar, yastıklar, hatta kendi saçları… her şey o ağır rayihayla
doluydu.
Bir gece, henüz küçücük bir çocukken daha
fazla dayanamayıp sordu:
“Anne… niye sigara içiyorsun? Acıtmıyor mu o?”
Kadın çayını karıştırdı. Kaşığın fincana vuran
sesi mutfaktaki tek gerçeklik gibi yankılandı.
Gözlerini dumanın arkasına saklayarak bir an durdu, sonra usulca, neredeyse
fısıltıyla cevap verdi:
“Çünkü içim zaten yanıyor evlat. Sigara sadece… göstermeme yarıyor.”
O cümle, Kunter’in zihnine paslı bir çivi gibi
çakıldı...
Babası gitmişti. Nasıl, ne zaman, neden olduğu asla konuşulmazdı.
Evde hep bir eksik sandalye vardı ve o boşluğu yalnızca duman doldurabiliyordu.
Yıllar sonra kumarhanelerin boğucu havasında
buldu kendini.
Poker masalarında paranın, riskin ve kaybın buz gibi yüzüne baktı. İnsanların
göz bebeklerindeki titrek korkuyu okumayı öğrendi.
Ama her şeyden çok dumanı gördü.
Her elden önce mutlaka biri sigarasını
yakardı. Karşısındaki adam, sanki kartlar dumansız açılmazmış gibi, ölüme dair
bir tören başlatırdı.
Bir gece Kunter, sesi cam gibi pürüzsüz, “Aslarım var,” dedi. “Ya sende?”
Rakibi gülümsedi. Cebinden paketini çıkarıp
bir dal uzattı. Kunter reddedince kendi dudaklarına götürdü.
Çakmağın alevi bir an adamın yüzündeki çizgileri derinleştirdi.
Kunter o anda anladı: İnsanlar ateşi, karanlıkta kendi gölgelerini görebilmek
için seviyordu.
Adam ilk nefesi ağır ağır bıraktı.
“Biliyor musun,” dedi dumanın arasından, “insan kendini ölürcesine içerse
cehennemin kapısında bekletilmez.
Zebaniye dersin ki: ‘Ben zaten yandım. Beni içeri al.’”
Masadakiler kahkahayı bastı. Kunter sadece
baktı.
Şakanın içine saklanmış o çaresiz gerçeği duyabiliyordu.
Bir akşam şehrin sarı ışıklarında büyüleyici
bir kadınla yürüyordu. Kadının saçları sokağa dökülen bir nehir gibi parlıyordu.
Kunter her şeyi geride bırakabileceğine inanmak üzereyken kadın durdu.
“Affet,” dedi, “bir tane yakmam gerek.”
Kunter’in içinde bir şeyler çöktü. Aralarına
şeffaf ama geçilmez bir duvar örülmüştü.
“Neden?” diye sordu. “Neden herkes sonunda aynı yere dönüyor?”
Kadın omuz silkti. Gözlerindeki yorgunluk
dudaklarındaki tebessümden daha gerçekti.
“Çünkü bazen kelimeler yetmez Kunter. Duman konuşur.”
“Peki ne anlatır?”
“Yavaş yavaş yok oluşu…”
Dumanı gökyüzüne üfledi.
Kunter sordu: “Kötülük nereden gelir?”
“Korkudan,” dedi kadın düşünmeden.
“Ya umut?”
Kadın bu kez hüzünlü gülümsedi.
“Umut da bazen korkunun süslenmiş hâlidir.”
O gece bir barda, kalabalığın gürültüsünde bir
adamla tartıştı.
“Özgürlükten bahsediyorsunuz,” dedi Kunter, “ama parmaklarınızın ucunda bir
alışkanlığın kölesisiniz.”
Adam sigarasını havaya kaldırdı. “Bu mu
kölelik?”
“Evet, ta kendisi.”
Adam acı bir kahkaha attı.
“Alışkanlık dediğin, insanın kendine taktığı en rahat kelepçedir Kunter.
Bırakamazsın, çünkü o kelepçenin anahtarı yine sensin.”
“Peki neden bırakmıyorsun?”
Adamın bakışları bir an boşluğa düştü.
“Çünkü,” dedi fısıltıyla, “insan en büyük yalanı daima kendine söyler.”
Kunter sabaha kadar yürüdü.
Sokak lambalarının altında, gecenin karanlığına karışan dumanları izledi.
Gökyüzü bulutluydu, yıldızlar şehri çoktan terk etmişti.
“Mesele sigara değil,” diye düşündü. “Mesele o
uçsuz bucaksız boşluk.”
İnsan içindeki karanlığı dışarı kusmak
istiyordu. Ama her nefeste o karanlık azalmıyor, tüm şehre yayılıyordu.
Sokaklar boşaldı, şehir sustu; ama balkonlarda hâlâ o küçük turuncu ateşler
yanıyordu.
Her yanan sigara, insanlığın yalnızlığına
attığı sessiz bir imzaydı.
Kimse kendini yok ettiğini düşünmüyordu. Herkes sadece biraz “nefes aldığını”
sanıyordu.
Oysa bazı rahatlamalar, ruha geçirilen en
şefkatli kelepçeydi.
Kunter o gece ilk kez şunu anladı:
Asıl cesaret ateşi taşımamak değil, yananların arasında yanmadan kalabilmekti.
Ve şehir, derin bir nefes daha aldı.
Farkında olmadan bir sigara daha yaktı.....
Yorumlar (0)
Yorum Yap
Henüz yorum yapılmamış
İlk yorumu siz yapın!