İlan Edilmiş Bir Sessizliğin Anatomisi: Kırmızı Pazartesi
Bugün kitaplığımın en ince ama okuru en çok sarsan eserlerinden birini, Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi’sini masaya yatırmak istiyorum. Sadece 100 küsur sayfalık bir anlatının, insanın vicdanına bu kadar ağır bir yük bırakabilmesi sanırım ancak Márquez gibi bir ustanın büyücü kalemiyle mümkün olabilirdi.
Sonunu Bildiğimiz Bir Hikayeyi Neden Okuruz?
Kitap daha ilk cümlesiyle kartlarını açık oynuyor: "Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30'da kalkmıştı." Katil belli, kurban belli, son belli… Peki, biz yazarların en büyük silahı olan "merak" öğesi burada nerede?
Kitap daha ilk cümlesiyle kartlarını açık oynuyor: "Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30'da kalkmıştı." Katil belli, kurban belli, son belli… Peki, biz yazarların en büyük silahı olan "merak" öğesi burada nerede?
Márquez burada bir yazarlık dersi veriyor: Bizi bir ölümün "nasıl" gerçekleştiğiyle değil, o ölüme giden yolların nasıl bu kadar "sıradan" taşlarla döşendiğiyle ilgilendiriyor. Okurken katillere kızmak yerine, tüm kasabaya, hatta Santiago’nun kapısını kapatan annesine bile "Neden?" diye bağırmak istiyorsunuz.
Kolektif Bir Suç Ortaklığı
İncelemeler genellikle bu kitabı bir "namus cinayeti" olarak tanımlar. Ama bana göre bu, bir "toplumsal felç" hikayesidir. Vicario kardeşler cinayeti işlemek istemezler; her köşede bıçaklarını bileyip herkese planlarını anlatırken aslında birinin onları durdurması için yalvarırlar. Fakat kasaba halkı, bir tiyatro izler gibi bu ilanı seyreder. Kimi "namus meselesidir karışılmaz" der, kimi "şaka yapıyorlardır" diye geçiştirir.
İncelemeler genellikle bu kitabı bir "namus cinayeti" olarak tanımlar. Ama bana göre bu, bir "toplumsal felç" hikayesidir. Vicario kardeşler cinayeti işlemek istemezler; her köşede bıçaklarını bileyip herkese planlarını anlatırken aslında birinin onları durdurması için yalvarırlar. Fakat kasaba halkı, bir tiyatro izler gibi bu ilanı seyreder. Kimi "namus meselesidir karışılmaz" der, kimi "şaka yapıyorlardır" diye geçiştirir.
Bu durum bana bugünümüzü hatırlatıyor. Dijital dünyada ya da sosyal çevremizde gözümüzün önünde birileri "linç" edilirken veya bir haksızlık yaşanırken takındığımız o soğukkanlı maskeyi görüyorum bu kitapta. Santiago Nasar’ı bıçaklayanlar sadece ikizler değil; o gün susan herkesin elinde o bıçaktan birer tane var.
Yazarın Gözünden: Gazeteci Titizliği, Şair Ruhu
Márquez’in bu eseri bir mülakat havasında, neredeyse bir polis tutanağı titizliğiyle yazması müthiş bir tercih. Duygu sömürüsü yok, süslü sıfatlar yok. Sadece çıplak gerçekler var. Bir yazar olarak bu kitaptan öğrendiğim en büyük şey; bir trajediyi ne kadar mesafeli ve soğukkanlı anlatırsanız, okuyucunun canını o kadar çok yakarsınız.
Márquez’in bu eseri bir mülakat havasında, neredeyse bir polis tutanağı titizliğiyle yazması müthiş bir tercih. Duygu sömürüsü yok, süslü sıfatlar yok. Sadece çıplak gerçekler var. Bir yazar olarak bu kitaptan öğrendiğim en büyük şey; bir trajediyi ne kadar mesafeli ve soğukkanlı anlatırsanız, okuyucunun canını o kadar çok yakarsınız.
Son Söz
Santiago Nasar gerçekten suçlu muydu? Kitap bittiğinde bu sorunun hiçbir önemi kalmıyor. Çünkü mesele Santiago’nun masumiyeti değil, bir toplumun vicdanını piskoposun gemisini beklerken iskelede unutmuş olması.
Santiago Nasar gerçekten suçlu muydu? Kitap bittiğinde bu sorunun hiçbir önemi kalmıyor. Çünkü mesele Santiago’nun masumiyeti değil, bir toplumun vicdanını piskoposun gemisini beklerken iskelede unutmuş olması.
Eğer hala okumadıysanız, bu ince ama derin yarası olan kitaba bir şans verin. Bitirdiğinizde pencereden dışarı bakıp "Acaba bugün hangi sessizlikle bir şeylerin olmasına izin veriyoruz?" diye düşüneceksiniz.
Yorumlar (0)
Yorum Yap
Henüz yorum yapılmamış
İlk yorumu siz yapın!